Haberler
Anasayfa / Genel / KAOSTAN VAROLUŞA

KAOSTAN VAROLUŞA

“O gün kişi, kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar. O gün, onlardan her birinin, kendisine yetecek derdi vardır.” Abese sûresi (80), 34–37
Bugün kara bulutlar göğü kaplamış, etrafa karamsarlık ve karanlık çökmüş, yüreğim buruk, içimi acıtan bir şeylerin hissi sarıyor bedenimi. İnsanlar anlamını bilemedikleri bir koşuşturmada, kim nereye niçin gidiyor bilemiyoruz, bildiğimiz bir şey var o da herkesin kendisine yetecek derecede bir derdinin olduğudur.
İnsanların derdinin ne olduğunu bilemiyoruz elbette. Yalnız şu kesin ki kimse kimseye değmeden yolunu bulmaya çalışıyor. Yol ama hangi yol? Sanki herkes selamsız, kelamsız bir yürüyüş ile birbirinden kaçıyor… Kimisi işine, kimisi hülyasına, kimisi de kaçmak için yola koyulmuş. Ve herkesin derdi başından aşkın gibi.
Acaba diyorum bu akan insan seli etrafındakilere de zarar veriyor mu? Önüne kattığı çerçöp ne durumda? Aktığı yol ve gidişatta toprağı, taşları, ağaçları, arabaları hatta ve hatta insanları da önünde sürüklüyor mu? Sürüklüyorsa aniden yağan yağmurdan mı, akan sulardan mı, yoksa belli olmayan kesimler tarafından estirilen rüzgârlardan mıdır? Yoksa oluşturulan suni gündemlerden midir?
Kim bunun cevabını biliyor ya da bilmek istiyor? Kim esen rüzgârın etkisi ile bir bu yana bir o yana savrulup dağılıyor? Ve kimler suni bir şekilde oluşturulan gündemlerle boğulma tehlikesi yaşıyor? Bu muammaların içerisinde yola yeniden koyulmak çok mu zor? Veya günlük uğraşlardan zaman mı bulunmuyor? Yoksa derdimiz bize yeter bir dert de sen katma mı deniliyor.

Derdimiz var kendimizle, derdimiz var eşimiz, dostumuzla, derdimiz anne ve babamızla, çocuklarımızla, akrabalarımızla derdimiz var tüm yeryüzü canlıları ile… O gün gelip çatmadan evvel saydıklarımızla barışık olmamız gerekiyor çünkü o günde herkesin kendisine yeteri derece de bir derdi olacak. Kişi annesinden, babasından, kardeşinden, eşinden ve çocuğundan kaçacak. Bunları görmemek ve saklanmak için köşe bucak kaçacak sığınacak bir yer bir delik arayacak ama kaçış yok… Eynel mefer? “Kaçış nereye?” denildiğinde bugün varılacak yer Allah’ın huzurudur. Başka yer yok. İşte o gün gelip çatmadan evvel herkesle ve her kesimle aramızı düzeltmemiz gerekiyor. Üzerimize düşen vazifeyi bir sorumluluk şuuruyla yerli yılmadan, yorulmadan yerine oturtmamız gerekiyor. Tüm hayatımızı, hayatımızda olanları, başıboş avare bırakmadan… Aile desteği, öğretmen, dost, arkadaş yardımını da yanımıza alarak… Bize ilgi gösteren her insanı, kötü alışkanlıklardan beri kılarak açık ve aleni vaziyette davet etmek boynumuza borçtur. Bunun en güçlü ilacı; Allah’ın beraberliğinde, meleklerin desteğinde olduğunu düşünmek, ümit soluklayan dostlar edinmek, yararlı faaliyetlerde, hizmetlerde aksiyon sahibi olanlarla yol almak.
İnsanlığın ve cennetin ilk ve son hasmı; inancın, secdenin ve huzurun amansız düşmanı olan İblis’leri karşılarına alarak yol yürümek… Karanlık dehlizlerde, kömür elde eden işçiler gibi, yeraltından elmas, deniz diplerinden inci, çamurdan pirinci çıkaranlar gibi dertlerimizi belirleyip ayıklamak saflaştırmak ve berraklaştırarak umuda sevgiliye yürümek bizim en asli vazifemiz olmalıdır. Çocuklarımız, eşlerimiz, dostlarımız, akrabalarımız, hatta tüm insanlık bizim için madenler gibidir. Madenleri başkalarına bırakırsak amacının dışında kullanılmakla baş başa kalırlar. Ama bizler denizin dibinde de olsa, karanlık dehlizlerde de olsa, çamur içerisinde de olsalar görevimiz pırlantaları, incileri, madenleri ve pirinci ayıklamak ve insanlığa faydalı bir vaziyete dönüştürmek mecburiyetindeyiz. O gün birbirimizden kaçmamak için. Kaçış olmasın diye. Bize bırakılan emanetin altında kalmayalım diye… Efendimiz, rehberimizin yokluğu, unutmuşluğu bizi ne durumlara düşürdü herkesçe malum. Tekrardan bize bırakılan iki emanete sarılmak, yol aramak, yol bulmak, yol yürümek ve kaybolmamak yok olmamak adına, onunla “Havz-ı Kevser”de buluşmak ümidiyle …
Senin yokluğun elimizi yetim bıraktı, gönlümüz sensiz kaldı. Arkadaşımız, dostumuz Ebubekir’siz kaldı. Bir yanımız var iken öbür yanımız Ömer’siz kaldı. Bir yanımız baharı beklerken, diğer yanımız Osman’sız kaldı. Bir yanımız Yaz’ı beklerken öbür yanımız Ali’siz kaldı. Bir yanımız ezanı dinlerken, öbür yanımız Bilal’siz kaldı. Bir yanımız Kerbela olurken, öbür yanımız Hüseyin’siz kaldı.
Bugün Kerbela’da yenildik; gururumuz gitti, şerefimiz ayaklar altına alındı, yüreklerimiz bedenlerimizden alındı ve ailemiz parçalandı. Evlatlarımıza el konuldu, duygularımız tarumar edildi çağdaşlık adına. Ve birbirimizi görmemezlikten geldik, parçalandık dağıldık ve kaçar olduk kendimizden, ailemizden, dostumuzdan, kardeşimizden nihayetinde kendimizden, velhasıl yalnız kaldık. Öksüz kaldık. Yetim kaldık. Bir girdabın içerisinde kendimizi bulduk ta yorgun düştük. Bir avuç su alın size yeter denildi, biz kana kana içmeye durduğumuzdan mıdır bilemiyorum suya kanmaz olduk. Dünyaya nimetlerine yapışırcasına çakılı kaldık. Siz çok aceleci davranıyorsunuz dediğinde; biz aceleyi dünyada bulduk, yol yordam aradık, fetvalar taradık, yaptıklarımızın üstünü örtmek için.
Sen yol gösterirken yol bulabilmek için ne yollara düştük bir bilsen ey sevgili. Sen kardeş olun dediğinde biz kardeşliği kar deşme anladık da birbirimizi sevemedik ey sevgili! Sen doğrularla beraber olun buyururken, bizler en değerlilerimizle! Günü gün etmeye kalktık ta durduk. Öyle bir gün geldi ki Hira’dan güneş doğmaz oldu. Sevrler dostsuz kaldı. Medine’ler yollarını kaybeder oldu. Benim derdim bana yeter bir dertte sen katma bülbül diyenlerden olduk. Sen ki gül kokulu idin ama bugün gül kokulu güllerin; kan damlıyor, nefret kokuyor…
Güzellikler derbeder olmuş, sevgiler karşılıksız ve de yavan olmuş. ”Kilitlenmiş kapıların anahtarları.” Bizim elimizde olduğunu biliyorum, biliyoruz ne kadar kapalı kapıların ardında ne olduğunu, bilemezsek de senin sevginle, senin şevkinle, senin aşkınla tüm kapıların ardına kadar açılacağını ve yeniden Hira’dan döner gibi Sevr’den iner gibi Medine’ye girer gibi yüreğime yüreklerimize geleceğini de biliyorum/uz.
Biliyoruz ki hasretlerimiz bir tek sana. Sana olan sevdamıza gem vurulamadı. Bir tek sen olunca manalar yüklenir firaka! Tahammülü yok firakın, on dört asırlık uzaklıktan kaçıp geldim/dik kapına, sevdalar zaman mekan tanımaz ve ey zaman mekan aşmış Sevgili’m ben sana selam yolluyorum sevda yolluyorum canına canım feda diyorum tıpkı anam babam sana feda olsun ya Resulullah diye haykıran arkadaşların gibi. Tıpkı Hz. Ebubekir’in “o dediyse doğrudur, gerisi teferruattır” dediği gibi. Seni seviyorum/uz, özlüyorum/uz…
“Şeytan ve şeytanlaşmış kişilerin ruh dünyama/mıza yapacağı bütün taarruzlarından, bilinçaltı mahremime/mize hakimiyet kurmasından ve bilincime/mize zarar vermesinden sana sığınırım/ız Allahım!”

SIDDIK KARADUMAN

Hakkında Sıddık KARADUMAN

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*