Haberler
Anasayfa / Sıddık Karaduman
Sıddık Karaduman

Sıddık Karaduman

UMUDA YÜRÜYELİM Mİ?

“Güneşe bak, toprağa bak, suya bak,buluta bak; fakat arkana bakma… Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de… Aldırma dostum, yürü.”H.Cibran

Dünyanın yani yeryüzünün aslında tek bir anakaradan meydana geldiği hayal edilir. Sonra toprağın bir ucu diğerine küsüp kırıldığı için, ailesinden ayrılmasıyla oluşmuş olmalı kıtalar… Sonra diller, sonra dinler, sonra insanlar…
Sanki gizli bir hazineyi tarif eden haritanın parçaları gibi, dağılmışız evrene. Yaşamın zirvelerinde, yamaçlarında ve kıyılarında dolaşırken, birbirimizin dillerinde ve yüzlerinde arıyoruz, içimizdeki yap-bozun eksik parçalarını.
Ve dalıp dalıp duruyoruz. Aslında uzak diye bir yer mi var acaba? Yoksa sadece yol var da ayaklarımızın altında bizi gizil güçlerle yürüten.
Belki de yüreklerimizi kıpır kıpır tutuşturan bir muştunun bekleyişindeyiz. Mavi gökyüzünün ansızın kara bulutlara teslim olmasıyla oluşan gri bir hüzün. Zaman zaman bütün bu olan bitenler karşısında bulutlar gözyaşı döker, gökyüzü hıçkırıklara boğulur ardından yer tepkisiz kalmaz ve iniltileriyle ses verir, dünyaya yankı olur. Bu yankıyı duyabilmektir aslında marifet dediğimiz şey belki de vicdanın sese dönüşmüş halidir yankı. Bir şeylere hüzünlenemiyor, olan bitenlere gözyaşı dökemiyorsak ve sesimizin yankısı arzı titretmiyorsa davamızın hakkını veremiyoruz demektir.

Ateş kırmızısı geceler birilerine heyecan verirken, birilerimizi kara kara düşündürür…
Ölçümsüz uzanan papatya tarlaları varsa da gül kokan bahçeler ayrık otlardan geçilmediği için…
Oysa yaşamaya çalışan rengârenk kelebekler yola revan olurken gökyüzü yıldızlarını döker avuçlarımızın içine…
Ki bizler, köksüz bir ağacın kırılmış dalında, bir avuç gökyüzüydük hep bu bilinci kuşandık ve hareket ediyoruz yıllardır..
Sadece hedeften değil süreçten de bir şeyler almak gerekiyor, hatta “sürecin hedeften daha elzem olduğunu” inanmışların sloganı bilerek. “Eğri yolda, doğru yürünemeyeceği” sözünü bayraklaştırarak.
Her daim yürüyüşte olmak, arkamıza bakmadan adımlarımızı daha da büyüterek uzun soluklu yol yürümek. Uzun soluklu; soluk alıp vermenin zorluğu nispetinde bıkmadan, usanmadan… Aklı daima yürümekle, yol almakla meşgul, zihni mücadeleye odaklanmış, yüreği durup dinlenmeye razı olmayan türden bir yolculuk. Yolda, kutlu yolcular gibi bulutlarla gölgelenmek, yorgunluğu akıldan geçirmeden, yorulmadan, teslim bayrağını çekmeden dağlar, nehirler aşmak…
Emaneti şuurla yüklenmiş yürekler olmak, nehri avuçlayıp bataklığa dalmadan hedefe yürümek…
Bana ne demeden, teklemeden, dövüşmeden, ayrışmadan; kader birliği, yürek birliği, biziz yardımcıların diyerek, yürüyüşte karar kılmak… Handikaplar önümüzü tıkasa, olmadık badireler atlatsak, yürümekle sınansak bile yürüyüşte olmak.
Tükenmeyen, bitmeyen, uzayıp giden bu yol; adım atmayı gerektiriyor, gözyaşı olup akan bir sevda ve gözyaşlarını silen salih bir amel gerektiriyor. Birlikte yürüyeceğiz diyen kardeşler ile… Var olmak, yolda olmak, karar olmak, ufuk olmak; patikalarda, dikenli yollarda, göz kamaştırıcı caddelerde hep var olmak… Zirveye varmak, zirvede olmak değil önemli olan, mesele dağları düzlüklere çevirmeyi düşünmektir.
Mekkeleri mükerrem kılmaktır, yesribi Medineleştirmektir… Önemli olan tatil yapmak değil, tatile çıkmaktır hem de Havz-ı Kevser de buluşmaya inanmak ve ahdetmektir…
Yürüyüşe çıkmanın bile zor olduğu bir çağdayız. Korkutucu bir çağ. Genç nesil adım atmaktan korkar halde. Hayal dahi kurmaktan korkuyor.
Yürüyüşler… Ruhun amansız arayışının itikadi eşikleri… Gittiğimiz, geldiğimiz, beklediğimiz, kaçtığımız, döndüğümüz ve gözlediğimiz yürüyüşler. Aslında yürüyüş başlarken gidilen, yürünen hatta görülen yerlerden çok, yürüyüşün ne olduğu kalmaz mı hafızalarda?
Unutulmayacak olan şehirlerarası bir yolculukta, otobüsün camından akan görüntülere eşlik ederken, kulağımızdaki ezgilerin nakaratları, en sevdiğimiz kitabın bizi anlatan altı çizili paragrafı kalır…
Sokakların sokaklarla kesiştiği yerlerde rastladığımız bir yoldaşla, sağanak yağmur altında, sırılsıklam olduğumuz bir zamanda, ağzımızda acı bir kahvenin tadı, iki güzel muhabbet ve beraber seslendirdiklerimiz, hayallerimiz ve yapmak isteyip de yapamadıklarımız kalmaz mı geride…
Bizi bir yerden bir yere götürmekten çok daha fazlasıdır hülyalarımızda büyüttüğümüz yolculuk. Geçmişten geleceğe uzanır. Tıpkı Köşedeki çiçekçinin naylona sardığı bir demetin kokusu ve annemizin yemeğinin o muhteşem kokusudur. Gecenin geç saatlerinde arabamıza binip rüzgarlarla yarışmaktır yaşamak istediğimiz. Bir akşamüstü bir telefonla hadi çık gidelim diyebilmektir… Bir adanın veya ormanın çevresini turlarken, tepelerden batan güneşi yakalamaya çalışmaktır.

Alelacele yenilen bir yiyeceğin ve kaynar halde içilen bir çayın, tren raylarına dökülen kırıntılarıdır. Otogarlarda beklerken, uzun zamandır aramadığın birilerine telefon etmektir. Verilmiş ama tutulmamış sözleri affetmektir. Atılması gereken adımları saymadan, hadi kardeş diye bir daha yürüyüşe girişmektir. Yakıcı güneşin altında, serkeş arılar gibi tek bir adresi sormaktır. Tenine değen tuzun, karışmasıdır ruhuna, bedenine ve yüreğine… Her yaraya tuzun temasına razı olmaktır bazen.
Ufuklara her baktığında, güneşin bir başka gezinmesidir saçlarında. Yosun tutmuş bir omuza başını yaslayıp, yapay şelalelerin şırıltısıyla uyumaktır. Eski bir evde konaklarken, gece açık pencereden ılgıt ılgıt esen kekik kokusuyla birlikte, bütün yıldızları içimize çekmektir. Lodostan kaçıp sığındığımız baş döndürücü bir rüyadır. İliklerimize kadar özlediğimiz bir birilerinin hatırına o şehri sevmek o şehre yol almaktır yürüyüşümüz.

Yürüyüşümüzün zamanla ölçülen ve mesafeyle sınırlanan yanı olamaz… Bir başkasını bulmak için yola koyulmaktır, bulduğunda bir başkasını aramak ve en nihayetinde kendimize varmaktır. Kendimize doğru yola çıkmak, birileri ile yürüyüşe kalkmak cennete susamanın bir başka adıdır. Yaşamımız boyunca insanlara güvenmekte zorluk çektiğimiz halde, yürüyüş boyunca, kısacık zamanlarda tanıdığımız insanlara nasıl da teslim ederiz yüreğimizin tahtını.
Yürüyüşümüz, avuçlarımızın içinden yitip gidenlerden vazgeçmeden, fırsatları ufuklarda aramaktır. Yürüyüşümüz, sıratı müstakimde ısrar etmektir.
Zamansızlığın ve mekânsızlığın tam ortasında iken yüreğimizin pusulasının bizi cennete taşıyan Kur’an’ı Kerim olduğunu bulmaktır… Kur’an’la yeniden tanışmak, hasbihal etmek ve yeniden anlamaktır yürüyüş.
Her daim özlemlerle çıkarız yürüyüşlere ve her adımda özgürleşiriz özlediklerimizden. Bazen dostane bir davettir bizi yürüyüşe iten, bazen bir aşkın buruk anısı. Kavuşmayı gözleriz, vuslatlar büyütürüz dimağlarımızda aşkı sürer namluya ve yürürüz bir bilinmeze…
Ne tuhaftır ki, ailesine küsüp, kırılan kıtalar gibi, eksik hissederiz hep. Dört yanı sularla çevrili adalar gibi, ayrık ve özlem dolu uzanırız birbirimize doğru. Ruhumuzun dalgaları, keşfedilmeyi bekleyen kıyıları arar, durur. Nihayet yürüyüşün manasına ulaşırız. Yürüyüş büyütmüştür bizi, olgunlaştırmıştır ama en büyük armağanı da sunmuştur. Tam bu noktada duaya kalkar ellerimiz avuçlarımızda cennetin gül kokusu benliğimizi sarar ve kararımız netleşir: Tek olan gerçek yürümektir Allah adına ve yalnızca O’nun için.
“Güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat arkana bakma… Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de… Aldırma dostum, yürü.” Sen yola düşmeden Kur’an’ın o kuşatıcı diliyle davet et, Resulün örnekliğiyle tavsiye et gerisini düşünme gelen gelir. Yürümeye çalıştığın yoldaş yapmaya çalıştığın kalplerin de sahibi o değil mi?
Allah’a dayan, sa’ye sarıl ,hikmete ram ol; yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol!!!
M.Akif ERSOY

Sıddık Karaduman

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*